Hangi adalete inanıyorsanız, hükmünüz onunla verilir.

İnsan, hayatı boyunca birtakım değerlerin peşinden gider. Kimi zenginliği, kimi gücü, kimi başarıyı, kimi güzelliği, kimi de bilgeliği, erdemi ve adaleti hayatının merkezine yerleştirir. Bu değerler yalnızca tercihlerimizi değil, dünyayı nasıl algıladığımızı, insanlarla nasıl ilişki kurduğumuzu, neye hayranlık duyduğumuzu ve nihayetinde nasıl bir hayat yaşayacağımızı da belirler.

Ancak çoğu insanın üzerinde yeterince düşünmediği önemli bir gerçek vardır: İnsan yalnızca değerleriyle yaşamaz; er ya da geç kendi değerleri tarafından yargılanır.

Hangi adalete inanıyorsanız, günün birinde o adaletin hükmüyle karşılaşırsınız. Hangi güce hayransanız, bir gün o gücün karşısında hesap vermek zorunda kalabilirsiniz. Hangi üstünlüğü kutsuyorsanız, o üstünlüğe sahip olanların kurduğu dünyanın sonuçlarına da katlanmanız gerekir.

Çünkü değerlerimiz, yalnızca kendimiz için istediğimiz şeyler değildir. Aynı zamanda başkalarına tanıdığımız meşruiyetin sınırlarını da belirler.

İNSAN, KUTSADIĞI ŞEYİN HÜKMÜ ALTINA GİRER

Zenginliği bütün insani değerlerin üzerine yerleştiren bir insan düşünün. Ona göre zenginlik, başarının, zekânın, üstünlüğün ve hatta haklılığın en önemli göstergesidir. Zengin insanlara koşulsuzca hayranlık duyar. Serveti, onu elde etmenin yöntemlerinden bağımsız olarak saygıdeğer bulur.

Peki, günün birinde kendisinden çok daha zengin ve güçlü insanlar tarafından sömürüldüğünde hangi ahlaki gerekçeyle itiraz edecektir?

Eğer servet, insanın değerini belirleyen en yüksek ölçütse, kendisinden daha zengin olanların üstünlüğünü hangi ilkeye dayanarak reddedecektir?

Burada söz konusu olan, zenginliğin kötü veya yoksulluğun erdemli olduğu değildir. Mesele, zenginliğin diğer bütün değerlerden bağımsız, mutlak bir üstünlük ölçütüne dönüştürülmesidir.

Aynı durum fiziksel güç için de geçerlidir.

Kaba kuvveti, korkutmayı, sindirmeyi ve zorbalığı bir üstünlük göstergesi olarak gören insan, kendisinden daha güçlü bir zorbayla karşılaştığında hangi adalete başvuracaktır? Başkalarının üzerinde kurulan tahakkümü hayranlıkla izlerken, aynı tahakkümün kendisine yönelmesini neden haksızlık sayacaktır?

Kurnazlığı zekâdan, hileyi maharetten, aldatmayı beceriden üstün gören insanın durumu da farklı değildir. Başkalarını kandırabilen insanları takdir eden biri, daha maharetli bir düzenbaz tarafından aldatıldığında aslında kendi değerler sisteminin sonuçlarıyla karşılaşmış olur.

Başarıyı bütün ahlaki sınırlamaların üzerine çıkaranlar için de aynı soru geçerlidir.

Eğer başarı her şeyi meşru kılıyorsa, başarı uğruna sizi ezen, emeğinizi çalan, hakkınızı gasp eden veya sizi gözden çıkaran insanları hangi gerekçeyle suçlayacaksınız?

Bir davranışı başarılı olduğu için meşru kabul ediyorsanız, aynı davranışın mağduru olduğunuzda onu gayrimeşru ilan etmeniz ahlaki bir çelişkidir.

Güzelliği, ihtişamı, gösterişi ve toplumsal itibarı bütün insani niteliklerin üzerinde tutanlar da bu değerlerin acımasız hiyerarşileriyle yüzleşmek zorundadır. İnsanı yalnızca görünüşü, statüsü ve sahip oldukları üzerinden değerlendiren biri, günün birinde kendisinden daha güzel, daha gösterişli veya daha itibarlı insanların dünyasında değersizleştirildiğinde, kendi ölçütlerinin hükmüyle karşılaşır.

Siyasal güce koşulsuzca hayran olanlar içinse bu hesaplaşma daha ağırdır.

Bir siyasal iktidarın haklılığını yalnızca güçlü olmasına, kazanmasına ve rakiplerini yenilgiye uğratmasına bağlıyorsanız, aynı iktidarın gücünü sizin aleyhinize kullanması karşısında başvurabileceğiniz tutarlı bir adalet anlayışınız kalmaz.

Çünkü gücü adaletin üzerine yerleştirdiğiniz anda, adaleti gücün keyfine teslim etmiş olursunuz.

DEĞERLER YALNIZCA TERCİH DEĞİL, BİRER ADALET İLKESİDİR

Burada daha derin bir felsefi meseleyle karşı karşıyayız.

İnsanların çoğu, değerlerini kişisel tercihler olarak görür. Oysa değerler, yalnızca bireysel beğenilerden ibaret değildir. Onlar aynı zamanda dünyaya ilişkin ahlaki hükümlerimizdir.

Bir şeye üstünlük atfettiğimizde, o üstünlüğün başkaları için de geçerli olmasını kabul etmiş oluruz. Bir davranışı meşrulaştırdığımızda, o davranışın başkaları tarafından gerçekleştirilmesine de ilkesel olarak kapı açarız.

Kant’ın ahlak felsefesindeki evrenselleştirme ilkesi burada önemli bir düşünsel dayanak sunar. Bir davranışın ahlaki niteliğini değerlendirirken, onun dayandığı ilkenin herkes için geçerli bir yasa olmasını isteyip isteyemeyeceğimizi sorgulamamız gerekir.

Başkasını aldatmayı meşru gören insan, herkesin birbirini aldatabildiği bir dünyayı da kabul edebilir mi? Güçlü olanın zayıfı ezmesini doğal bulan insan, kendisi zayıf konuma düştüğünde aynı ilkeyi savunabilir mi?

Bu sorular bizi önemli bir ayrımla karşı karşıya bırakır: İnsanların çoğu adaleti değil, kendi lehlerine işleyen bir ayrıcalık düzenini arzulamaktadır.

Güçlü olduklarında güçlünün hukukunu, zayıf olduklarında zayıfın korunmasını isterler. Kazandıklarında rekabetin acımasızlığını över, kaybettiklerinde merhamet talep ederler. Başkalarının hakları söz konusu olduğunda pragmatik, kendi hakları söz konusu olduğunda ilkeli davranırlar.

Oysa ahlaki tutarlılık, kendimiz için istediğimiz adaletin başkaları için de geçerli olmasını gerektirir.

Adalet, yalnızca bizim lehimize sonuç doğurduğunda savunulacak bir araç değildir. Bizim çıkarlarımıza aykırı sonuçlar doğurduğunda da bağlı kalabildiğimiz ilkedir.

GÜÇ, ERDEM VE İNSANIN KENDİ KADERİNİ İNŞASI

Bu mesele, Nietzsche’nin değerlerin kökenine ilişkin sorgulamalarını da hatırlatır. Nietzsche, insanların iyi ve kötü olarak adlandırdıkları şeylerin arkasında tarihsel olarak oluşmuş güç ilişkileri, yaşam biçimleri ve değerlendirme tarzları bulunduğunu gösterir.

Ancak burada Nietzsche’nin güç istencini sıradan zorbalıkla veya mafyatik tahakkümle özdeşleştirmek büyük bir hata olur. Nietzsche’nin eleştirdiği şeylerden biri de insanın kendisine miras kalan değerleri sorgulamadan benimsemesidir.

Asıl mesele, neye değer verdiğimiz kadar, neden değer verdiğimizdir.

Bir insan güce neden hayrandır? Gücü yaratmak, üretmek, kendisini aşmak ve hayatı zenginleştirmek için mi istemektedir; yoksa başkalarını korkutmak ve boyun eğdirmek için mi?

Zenginliği neden istemektedir? Bağımsızlık, üretkenlik ve imkân yaratmak için mi; yoksa başkalarının üzerinde üstünlük kurmak için mi?

Başarıyı neden arzulamaktadır? Kendi yeteneklerini gerçekleştirmek ve değer üretmek için mi; yoksa her ne pahasına olursa olsun başkalarını geride bırakmak için mi?

Bu soruların cevapları, görünüşte aynı olan değerlerin gerçekte ne kadar farklı ahlaki dünyalara ait olabileceğini gösterir.

Aristoteles’in erdem anlayışı burada başka bir düşünsel imkân sunar. İnsan için iyi hayat, yalnızca dışsal başarılara veya sahip olunan imkânlara indirgenemez. İyi hayat, karakterin, aklın ve erdemli eylemin bütünlüğü içerisinde gerçekleşir.

Servet, güç, itibar ve başarı hayatın araçları olabilir. Ancak araçlar amaçların yerine geçtiğinde, insan kendi yarattığı hiyerarşinin esiri hâline gelir.

İnsanın trajedisi çoğu zaman yanlış şeyleri istemesi değil, araç olması gereken şeyleri nihai amaçlara dönüştürmesidir.

TOPLUMLAR DA KUTSADIKLARI DEĞERLERLE YARGILANIR

Bu mesele yalnızca bireysel ahlakla sınırlı değildir. Toplumların, kurumların ve siyasal düzenlerin kaderi de egemen değerleriyle yakından ilişkilidir.

Bir toplumda zenginlik erdemden, güç hukuktan, sadakat liyakatten, kurnazlık dürüstlükten ve gösteriş gerçek başarıdan üstün tutuluyorsa, o toplumun kurumları da zamanla bu değerlerin etrafında biçimlenir.

İnsanlar yalnızca hangi davranışların ödüllendirildiğini öğrenmezler; hangi davranışların meşru kabul edildiğini de öğrenirler.

Dürüstlüğün saflık, adaletin zayıflık, nezaketin korkaklık, ölçülülüğün beceriksizlik sayıldığı bir toplumsal düzende, bu niteliklerin giderek geri çekilmesine şaşırmamak gerekir.

Böyle bir toplumda insanlar sürekli yozlaşmadan şikâyet ederken, yozlaşmayı üreten değerler sistemine hayranlık duymaya devam edebilirler.

İş hayatında da aynı çelişkiyi görürüz.

Çalışanlarını yalnızca sonuçlara göre değerlendiren, bu sonuçların nasıl elde edildiğiyle ilgilenmeyen bir şirket düşünün. Yöneticiler hedeflere ulaştıkları sürece çalışanlarını ezebilir, müşterileri yanıltabilir, çalışma arkadaşlarını tasfiye edebilir veya kurumun geleceğini tehlikeye atabilirler.

Böyle bir organizasyonda başarı, ahlaki sınırlarından koparıldığında, zamanla en yıkıcı davranışların ödüllendirildiği bir yönetim kültürü ortaya çıkabilir.

Sonra aynı şirketler neden güvenin kaybolduğunu, çalışanların neden birbirlerini rakip ve tehdit olarak gördüğünü, neden kurumsal bağlılığın çöktüğünü anlamaya çalışırlar.

Oysa cevap açıktır: Kurumlar da insanlar gibi ödüllendirdikleri davranışların ve yücelttikleri değerlerin sonuçlarıyla yüzleşirler.

Bir şirketin gerçek değerleri duvarlarına yazdıkları değil, hangi davranışları ödüllendirdiği, hangilerini hoş gördüğü ve hangi davranışlara karşı sessiz kaldığıdır.

Toplumlar için de aynı şey geçerlidir.

Adaleti değil gücü, erdemi değil serveti, liyakati değil sadakati ödüllendiren toplumlar, sonunda bu tercihlerin biçimlendirdiği kurumlar tarafından yönetilirler.

KADER DEDİĞİMİZ ŞEYİN BİR KISMI DEĞERLERİMİZİN SONUCUDUR

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir.

İnsanların başlarına gelen bütün kötülükleri kendi değerlerinin sonucu olarak açıklayamayız. Dürüst insanlar da aldatılır, adil insanlar da zulme uğrar, erdemli insanlar da haksızlıkla karşılaşır. Bir insanın mağdur olması, onun mağduriyetini hak ettiği anlamına gelmez.

Dolayısıyla sözünü ettiğim şey, evrenin herkese hak ettiğini verdiği şeklinde basit bir kadercilik değildir.

Mesele, ahlaki ve toplumsal bir nedenselliktir.

Değerlerimiz davranışlarımızı, davranışlarımız ilişkilerimizi, ilişkilerimiz içinde yaşadığımız kurumları ve bu kurumlar da hayatımızın koşullarını biçimlendirir.

Elbette bu ilişki mutlak değildir. İnsan hayatında rastlantının, tarihsel koşulların, eşitsizliklerin ve başkalarının iradesinin önemli bir yeri vardır. Ancak bütün bunlar, kendi değerlerimizin hayatımızın oluşumundaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kader dediğimiz şeyin en azından bir bölümü, uzun yıllar boyunca yaptığımız tercihlerin, meşrulaştırdığımız davranışların ve hayranlık duyduğumuz insanların bıraktığı izlerden oluşur.

Bu nedenle değerlerle yüzleşmek, yalnızca vicdani bir muhasebe değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatının hangi ilkeler üzerinde yükseldiğini anlamasıdır.

HANGİ ADALETİN HÜKMÜNÜ İSTİYORSUNUZ?

Şimdi kendimize samimiyetle şu soruyu sormalıyız:

Hayatımızdaki en yüksek değer gerçekten nedir?

Zenginlik mi? Güç mü? Başarı mı? İtibar mı? Güzellik mi? Özgürlük mü? Bilgelik mi? Adalet mi?

Bu soruya vereceğimiz cevap, toplum önünde savunduğumuz ilkelerden veya kendimiz hakkında anlattığımız hikâyelerden farklı olabilir.

Çünkü insanın gerçek değerlerini sözlerinden çok, tercihleri açığa çıkarır.

Bir çıkar çatışması karşısında neyi feda ediyoruz? Güçlüyle haklı karşı karşıya geldiğinde kimin yanında duruyoruz? Kazanmak için nelerden vazgeçebiliyoruz? Başkalarının yaptığı hangi kötülükleri, yalnızca başarılı oldukları için mazur görüyoruz?

İşte gerçek değerlerimiz bu soruların cevaplarında saklıdır.

Ve günün birinde o değerlerin kurduğu dünyayla karşılaşırız.

O dünyada bizden daha zenginler, daha güçlüler, daha kurnazlar, daha başarılılar ve daha itibarlılar bulunacaktır. Eğer bütün ahlaki düzenimizi onların üstünlüğü üzerine inşa etmişsek, kendimizi korumak için başvuracağımız daha yüksek bir ilke bulmakta zorlanırız.

Bu nedenle insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, hayatta neyi elde etmek istediğini düşünmeden önce, neyi üstün ve meşru kabul ettiğini sorgulamasıdır.

Çünkü sahip olmak istediklerimiz kadar, hayranlık duyduklarımız da bizi biçimlendirir.

Değerleriniz er geç sizi yargılar. Hangi adalete inanıyorsanız, hükmünüz onunla verilir.

Ve bu hüküm, yalnızca bireylerin değil, kurumların ve toplumların da karşısına çıkar.

Öküzün boynuna girseniz bile ondan kaçamazsınız.

Öyleyse değerlerinizi iyi seçin.

Çünkü bir gün, kendi ellerinizle yücelttiğiniz şeyin karşısında durmak zorunda kalabilirsiniz.

About The Author