
Çalıştığınız şirketin size karşı adil davrandığını düşünüyor musunuz?
Son yılların yükselen kavramlarından biri: adil şirket.
Aslında adalet, yeni bir kavram değil. İnsanlık tarihi kadar eski. Hatta ondan da eski olduğunu söylemek mümkün. Çünkü adalet yalnızca hukuki ya da yönetsel bir kavram değil; insanın birlikte yaşama tecrübesinin temelidir. Aileyi, toplumu, devleti ve ekonomiyi ayakta tutan görünmez kolonlardan biridir.
Buna rağmen iş dünyası adaleti yeni keşfediyormuş gibi davranıyor.
Çünkü uzun yıllar boyunca şirketler çalışan bağlılığını; maaş, prim, kariyer vaatleri, işveren markası kampanyaları ve algı yönetimi faaliyetleriyle sağlayabileceklerini düşündüler. Ancak bugün gelinen noktada görüyoruz ki çalışanlar artık söylenenlere değil, yaşadıklarına bakıyorlar. Vaatlere değil uygulamalara inanıyorlar. Şirketlerin ne söylediklerinden çok, nasıl davrandıklarını izliyorlar.
Bu nedenle dünya genelinde insanlar şirketlere olan güvenlerini kaybediyor.
Ve güven kaybolduğunda, şirketler dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyorlar:
Adalet olmadan güven olmaz. Güven olmadan da bağlılık olmaz.
Şirketler Neden Adaleti Yeniden Keşfettiler?
Bugün dünyanın en büyük şirketleri;
- eşit ücret,
- fırsat eşitliği,
- içeriden terfi,
- çeşitlilik ve kapsayıcılık,
- şeffaf performans sistemleri
gibi uygulamaları daha fazla konuşuyorlar.
Bunun nedeni yalnızca etik kaygılar değil.
Adaletin ekonomik bir karşılığı olduğunu fark etmiş olmalarıdır.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin CEO’su, global bir kuruluştan aldıkları eşit ücret sertifikasını büyük bir gururla sosyal medya hesabında paylaştı.
Bu önemli bir gelişme.
Çünkü ücret adaleti, kurumsal adaletin temel bileşenlerinden biridir.
Ancak burada asıl dikkat çekici olan şey, dünyanın en büyük şirketlerinin bile çalışanlarına karşı adil olduklarını ispat etme ihtiyacı hissetmeleridir.
Bu durum, aynı zamanda iş dünyasının yaşadığı güven krizinin büyüklüğünü de gösteriyor.
Adaletin Verimlilik Üzerindeki Etkisi
Bazı yöneticiler hâlâ adaleti ahlaki bir konu olarak görüyor.
Oysa adalet aynı zamanda son derece ekonomik bir meseledir.
Harvard Business Review’un dünya genelinde yaptığı araştırmalara göre, çalışanların iş yerlerini adil olarak algılamaları performanslarını yaklaşık %26 oranında artırıyor.
Bu son derece yüksek bir oran.
Düşünün:
Aynı çalışanlar…
Aynı makineler…
Aynı teknoloji…
Aynı süreçler…
Ancak yalnızca adalet algısındaki değişim bile performansta dörtte bire yakın bir iyileşme yaratabiliyor.
Buna rağmen aynı araştırmaya göre dünya genelindeki çalışanların yalnızca %18’i çalıştıkları şirketleri gerçekten adil buluyor.
Bu veri bize çok önemli bir şey söylüyor:
Şirketlerin büyük çoğunluğu çalışanlarının gözünde adalet sınavını geçemiyor.
Adalet ve Bağlılık Arasındaki Güçlü İlişki
Omni Present tarafından yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar ortaya koyuyor.
Araştırmaya göre çalışanların şirketlerini adil bulmaları ve ücret sistemlerini hakkaniyetli görmeleri;
- çalışan bağlılığını %81 artırıyor,
- çalışan kaybını ise yaklaşık %50 azaltıyor.
Bu çok önemli bir sonuç.
Çünkü bugün şirketlerin en büyük problemlerinden biri çalışan bulmak değil, çalışan tutabilmektir.
İnsanlar işten çoğu zaman şirket nedeniyle değil, adaletsizlik hissettikleri için ayrılıyorlar.
Bir çalışan;
- emeğinin görülmediğini,
- performansının karşılığını alamadığını,
- terfilerin adil yapılmadığını,
- bazı kişilere ayrıcalık tanındığını,
- kuralların herkese eşit uygulanmadığını
düşünüyorsa, o şirketten psikolojik olarak uzaklaşmaya başlar.
Önce ruhen ayrılır.
Sonra zihnen ayrılır.
En sonunda fiziksel olarak istifa eder.
Adaletin Temeli Katılımdır
Great Place to Work araştırmaları ise çok ilginç bir noktaya işaret ediyor.
Çalışanların karar alma süreçlerine katılımları arttıkça, iş yerlerinin adil olduğuna dair algıları da yükseliyor.
Çünkü insanlar yalnızca sonuçlarla değil, süreçlerle de ilgilenirler.
Adalet yalnızca sonucun doğru olması değildir.
Sonuca nasıl ulaşıldığının da doğru olması gerekir.
İnsanlar bazen kendi istedikleri sonucu alamadıkları hâlde süreci adil buldukları için kararı kabul ederler.
Ama süreç adil değilse, en doğru karar bile tepkiyle karşılanabilir.
Bu nedenle kurumsal adalet, yalnızca ücret politikalarından ibaret değildir.
Kurumsal adalet;
- yöneticilerin davranış biçimidir,
- performans sistemidir,
- terfi politikasıdır,
- iletişim kültürüdür,
- çalışanın sesinin duyulup duyulmamasıdır.
Adalet Olmadan Güven, Güven Olmadan Gelecek Yok
Bir şirketin gerçek değeri;
binalarında,
makinelerinde,
teknolojisinde
ya da sermayesinde değil;
çalışanlarının ona duyduğu güvende saklıdır.
Bu güvenin kaynağı ise adalettir.
Çalışanlar adalet gördüklerinde;
- daha fazla çaba gösterirler,
- daha fazla sorumluluk alırlar,
- şirketlerini sahiplenirler,
- zor zamanlarda kurumlarının yanında dururlar.
Ama adalet kaybolduğunda;
yerini kuşku,
öfke,
söylenti,
sessizlik
ve nihayetinde kopuş alır.
Sonuç
Sevgili şirketler;
Adalet bir insan kaynakları projesi değildir.
Bir iletişim kampanyası değildir.
Bir sertifika ya da ödül programı hiç değildir.
Adalet, şirket kültürünün omurgasıdır.
Ve çalışanların gözünde adil olmayan hiçbir şirket, uzun vadede güven üretemez.
Güven üretemeyen hiçbir şirket de sürdürülebilir başarı elde edemez.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde iş dünyasının en önemli rekabet alanlarından biri teknoloji değil, kurumsal adalet olacaktır.
Peki siz?
Çalıştığınız şirketin size karşı gerçekten adil davrandığını düşünüyor musunuz?
Ve daha önemlisi:
Sizin şirketiniz, çalışanlarının gözünde gerçekten adil bir şirket mi?